iPhone Factory | iPhone Hakkinda Hersey

16 Nisan 2008 Çarşamba

EPIC

2014 Museum of Media HistoryZamanların en iyisini yaşıyoruz. Zamanların en kötüsünü yaşıyoruz.

2015’te insanlar daha önceki zamanlarda hayal bile edilemeyecek kadar geniş ve derin bilgilere erişebiliyorlar.

Herkes bir şekilde katkıda bulunuyor.

Herkes yaşayan, nefes alan bir medya ortamı oluşturmak için katılıyor. Ancak bildiğiniz manada "Basın", çoktan yok oldu. Dördüncü Kuvvet’in hazineleri yok olmaya yüz tuttu. 20. yy. haber organizasyonları sonradan hatırlanan, çok da uzak olmayan bir geçmişin kalıntıları.

2015’e uzanan yol 20. yy.’ın ortasında başladı.

İsveç’teki CERN Parçacık Fiziği Laboratuarı’nda bir bilgisayar bilimcisi olan Tim Berners-Lee, 1989 yılında dünya çağındaki ağı, World Wide Web’i (WWW) keşfetti.

Amazon.com 1994’te kuruldu. Genç sahibi, her şeyi satan bir dükkân hayal ediyordu. Amazon’un modeli, sonradan internet satışında standart haline gelecekti, otomatikleştirilmiş, kişisel tavsiyelere dayalıydı. Tavsiyede bulunabilen bir dükkân.

İki Stanford üniversiteli programcı, 1998 yılında Google’ı ortaya çıkardı. Algoritmaları Amazon’un mantığını yankılıyordu; linklere tavsiyeler gibi bakıyordu ve bu yapı dünyanın en etkili arama motorunun gücünü sağlıyordu.

TiVo, 1999 yılında pazara sunulunca, televizyon izleme alışkanlıklarını değiştiriyor ve izleyicileri zaman ve reklâm sınırlamasından kurtarıyordu; neredeyse deneyen hiç kimse vazgeçemiyordu.

Aynı yıl, bir nokta com şirketi olan Pyra Labs, Blogger adlı kişisel yayıncılık aracını duyuruyordu.

Friendster 2002 yılında işe başladığında, yüz binlerce genç tarafından hayatlarının inanılmaz derecede detaylı katalogları, ilgi alanları, hayat tarzları ve sosyal ağları ile dolduruluyor. 2002’de aynı zamanda Google News da yayına geçiyor. Buna gazetecilik organizasyonları itiraz ediyorlar; çünkü Google News çeşitli haber kaynaklarından tamamen bilgisayarlar tarafından süzülerek yayına hazırlanıyor.

Google 2003’te Blogger’ı satın aldı. Bu sene Blog yılıydı.

Her şeyin başladığı yıl 2004 olarak bilinecekti.

Reason dergisi abonelerinin her birine, kapağında kendi evinin uydudan çekilmiş fotoğrafı olan ve her okur için özel bilgiler içeren bir sayı gönderiyor.

Sony ve Philips dünyanın ilk kitlesel üretilen elektronik kağıdını duyurdu.

Google, her kullanıcı için 1 GB boş alanla birlikte GMail’i duyurdu.

Microsoft, internetteki haberleri süzen Newsbot’u duyurdu.

Amazon, Google teknolojisiyle üretilen, aynı zamanda Amazon tavsiye sistemini de içeren A9 adını verdiği arama motorunu duyurdu.

Ve ardından Google kamuya açıldı.

Nakite boğulan Google, dünyayı haritalayıp online olarak sunan Keyhole şirketini satın aldı. Aynı zamanda dünyadaki kütüphaneleri sayısallaştırıp, indekslemeye de başladı.

Apple’ın iPod’u podcasting terimini esinlendirdi ve kişisel radyo çağı başladı. Artık kendi düşüncelerimizi, müziğimizi, doğrudan diğerlerinin müzik çalarlarına yayınlayabiliriz.

2005 – Microsoft, Google’ın son hamlelerine cevap olarak Friendster’ı satın aldı.

Apple, WifiPod adındaki entegre kamerasıyla podcast ve resimleri yayınlayıp alabilen portatif medya çalarını duyurdu.
Google Grid
2006 – Google tüm hizmetlerini Google Grid adını verdiği evrensel platform altında birleştirdi. Buradan, her çeşit medyanın depolanıp paylaşılabileceği, işlevsel olarak sınırsız miktarda depolama alanı ve bant genişliği sunuldu. Her zaman bağlı, her yerden erişilebilir. Her kullanıcı kendine bir mahremiyet seviyesi belirler. Kendi içeriğini güvenli biçimde Google Grid üstünde depolayabilir veya herkesin görmesi için yayınlayabilir. İnsanların hayatlarının medya manzarasına eklenmesi asla şimdiki kadar kolay olmamıştı. Herhangi bir kişi, herkesin medyayı tüketebildiği gibi, onu oluşturabilir de.

2007 – Microsoft, Google’dan artarak gelen mücadelelere bir haber ağı ve katılımcı gazetecilik platformu olan Newsbotster ile cevap verir. Newsbotster, her kullanıcının arkadaşlarının okuyup izlediklerine göre haberleri derecelendirir ve sıralar. Aynı zamanda herkesin gördüklerini yorumlamasını da sağlar.

Sony’nin ePaper ürünü, bu yıl gerçek kâğıttan daha ucuza mal olur ve Newsbotster için tercih edilen ortam haline gelir.
Googlezone mensubu haber ustası
2008 - Microsoft’un hedeflerini sarsacak bir birleşmeye sahne olur. Google ve Amazon güçlerini birleştirerek Googlezon’u oluştururlar. Google, Google Grid ve arama teknolojisini sunar. Amazon sosyal tavsiye motorunu ve devasa ticari altyapısını sunar. Birlikte ellerindeki her kullanıcıya ait sosyal ağ, demografi, alışveriş alışkanlıkları ve okuma tercihleri gibi detaylı bilgileri kullanırlar ve içerik ve reklâmların nihai derecede özelleştirilebilmesini sağlarlar.

Bu sene NYT online tarafta ücretli bir modele geçer. Ancak içeriklerini Googlezone indeksleme bilgisayarlarına açık tutar.

2010 yılındaki “Haber Savaşları”, gerçekte haber organizasyonu olan hiçbir kurum katılmadığı için dikkat çekicidir.

Googlezon ve Microsoft her hafta hizmetlerini daha da geliştirerek yüzleşirler.

Googlezon en sonunda Microsoft’u, yazılım devinin cevap veremeyeceği özelliklerle yener. Googlezon bilgisayarları, yeni bir algoritma kullanarak haberleri, isimleri, yerleri, resimler ve diğer bağlamsal ipuçlarını bir araya getirip, gerçeklerle şahıslardan yapılan alıntıları ayırt ederek, istatistiksel bilgileri esnek eşitliklere çevirirler. Ardından Googlezone bunları tekrar sıralar, tekrar hesaplar ve tekrar bir araya getirir ve bizden aldığı bilgileri ekler: blog verilerimiz, fotoğraflarımız, alışverişlerimiz, hayatımız. Haberler aniden daha önceden olmadığı kadar tutarlı hale gelir.

2011 yılında, uyuklayan Dördüncü Kuvvet, uyanır ve ilk ve son direnişini yapar. New York Times Şirketi Googlezon’u dava eder. Sebep olarak şirketin gerçekleri ayıklayan sistemlerinin telif hakları yasasına karşı olması gösterilir. Anayasa Mahkemesine kadar giden dava, 4 Ağustos 2011’de Googlezon lehine neticelenir.
The Evolving Personalized Information Construct-Gelişen Kişisel Enformasyon Yapısı
9 Mart Pazar 2014 tarihinde, Googlezon EPIC’i duyurur.

“Gelişen Kişisel Enformasyon Yapısı” EPIC, yayılan, kaotik medya manzaramızın süzüldüğü, düzenlendiği ve aktarıldığı sistem. Şimdi herkes katkıda bulunuyor; blog girdilerinden, cep telefonu resimlerine, video görüntülerinden, başlı başına araştırmalara kadar. Birçok insan bundan para da kazanıyor; katkılarının popülerliği ile doğru orantılı biçimde, Google’ın engin reklâm gelirlerinden minik bir parça.

EPIC her kullanıcı için özel bir içerik paketi üretir. Kullanıcının tercihleri, tüketim alışkanlıkları, ilgileri, demografik bilgileri, sosyal çevresi, ürünü şekillendirmede kullanılır.

Serbest çalışan bir editör nesli ortaya çıktı. Bu insanlar EPIC içeriklerine bağlanma, süzme, önem sırasına göre dizme yeteneklerini satıyorlar. Hepimiz birçok editöre aboneyiz. EPIC, onların tercihlerini eşleştirip karıştırmamıza imkân tanıyor.

EPIC, en iyi bakış açısıyla, usta okurlar için yayına hazırlanıyor ve şimdiye kadar olanlardan daha derin, daha geniş ve daha ayrıntılı bir dünya özeti sunuyor. Ama en kötü bakış açısıyla -ve birçok kişi için- EPIC sadece, çoğu gerçek olmayan, tamamı dar, sığ ve duygusal bir ıvır zıvır koleksiyonu.

2014 yılında New York Times elektronik sürümü sona erdi. NYT, zayıf bir protesto olarak sadece elit ve yaşlı insanlar için basılı bir haber bülteni haline geldi.

2015, yılında New York Times Digital sürümünün eski çalışanı Pinki Nankani, gazetecilik ihtiyacını giderebileceği yeni bir alan buldu. Yaşadığı çevrede GPS etiketine sahip yayınları toplamaya ve süzmeye başladı. Kısa sürede Pinki’nin haber feed’i yerel habercilik anlamında bir yıldız oldu. Ardından gitgide daha fazla insan bunun bir parçası olabileceklerini fark ettiler ve yaptıkları yayınları GPS verisiyle etiketlemeye başladılar.

Ama belki de olaylar başka şekilde gelişebilirdi.

15 Nisan 2008 Salı

Semantic Web (Web 3.0)

"Web için bir hayalim var; bilgisayarlar, web üzerindeki tüm veriyi (içerikler, bağlantılar ve insanlarla bilgisayarlar arasındaki işlemler), analiz etme kabiliyetine sahip olacaklar. Henüz hazır olmasa da 'Semantic Web'in yapılması mümkün!. Hazır olduğunda ise günden güne ticaret yöntemlerimiz, bürokrasi ve günlük yaşamlarımız birbiri ile konuşan makinalar tarafından idare edilecek. İnsanlığın asırlardır konuştuğu 'zeki araçlar' gerçek olacak."

semantic web roadmap
Söz büyüğündür der atalarımız, bu nedenle lafıma, internetin babası, semantic web kavramını ilk ortaya atan ve gerçekleşmesi için bir yol haritası bize sunan üstad Tim Berners-Lee ile başlayalım istedim. Geçtiğimiz yıl Web 2.0'ı anlamaya ve kavramaya çalışırken, geçen Kasım(Kasım 2006) ayında Web 3.0 adıyla yeni bir kavram duyduk. Neymiş bu Web3.0 dediğimizde eski bir terim ile semantic web kavramı ile karşılaştık. Aşağıdaki grafikte Web 4.0'ın bile adının geçtiğini dikkatinizi çekmek isterim. O da ayrı bir makale konusu olduğundan lafı çok uzatmadan neymiş bu semantic web gelin beraber inceleyelim.
Semantic Web nedir?
Web 1.0' da sayfalar insanların okuyup anlayabileceği şekilde hazırlanıyordu. Web 2.0 ile verileri etiketlemeye ve AJAX tekniği ile web sayfaları kullanımı kolay ve hızlı bir hal aldı. Makinelerin birbirleri ile konuşabilmesi için XML çıktılar veren metodlar ürettik. SOAP ve benzeri protokoller inşa ettik. Tim Berners Lee'nin telafuzunu ettiği Web 3.0’a geçiş için gerekli olan hazırlıkları yaptık. Başında 'e' harfi koyarak bürokratik işleri bizim için makinalarin yapmasını sağladık. Bu makinaların konuştuğu yerlerde karar gerektiren noktalara ise insanlar koyduk. Web 3.0 ile makinalar bizi daha önceki davranışlarımızdan ve konuştuklarımızdan anlamaya ve çözümler üretmeye çalışacak. Makina-Makina ile karar gerektiren kısımlarda da konuşabilecek. Bu konuyu aşağıdaki gibi bir örnek ile açıklama çalışayım.

Hayal edin!, diyelim ki cumartesi günü basketbol maçı yapacaksınız ve basketbol maçı yapmak için bir yer arıyorsunuz. Arama motoruna "istanbul'da cumartesi günü uygun basketbol sahası" şeklinde bir arama yaptınız. Arama motoru cümleyi yorumladı ve size sadece basketbol sahalarının bulunduğu siteleri getirdi. Hatta istanbul kriterinide girdiginiz icin sadece Istanbul'dakileri sahaları getirdi. İşte size semantic web budur. Semantic web zayıf bir yapay zeka kullanır. İşi biraz yokuşa sürelim ve yapay zeka kavramını devreye sokalım. Arama motoru hava durumunu inceleyip, cumartesi günü İstanbul'da yağış olduğu için sizi uyararak üstü açık olan basketbol sahalarını görmek isteyip, istemediğimi sorabilir. Yada sadece üstü kapalı basketbol sahalarını listeleyebilir. İşte yapay zeka ile semantic web arasındaki fark budur.

Bu örnekten sonra gerçekleşmesi için neler gerektiğine bakalım.

Peki makinalar, siteleri bizim gibi nasıl anlayacak?
Makinaların bizi anlaması için gerçekten çok fazla veriye ihtiyaç var. İnternette bu veriler yeterli oranda mevcut. Fakat dağınık ve hiçbirinin bir diğerine makinaların anlayabileceği bir ilişkisi yok. Yani verilerin toplanması ve yorumlanması ve daha sonraki sorgulamalar için depolanması gerekiyor. Şimdi bu 3 temel öğe altında neler yapılıyor yada yapılması gerekiyor onları inceleyelim.

1) Verileri Anlamlı Bir Şekilde Ayrıştırma

a) Etiketleme Yöntemiyle İçeriği Toplamak:
Web 2.0 ile beraber, hayatımızda etiketleme(tag) kavramı ortaya çıktı. Böylece makinaların bir sürü veri içinden biz insanlar için öncelikli ve gerekli olan bir veri alanı oluşturmuş olduk. Etiketlemenin en büyük avantajı, kelimeler arasındaki ilişkilerin insanlar tarafından sağlanıyor olması. Mesela, kartal resimlerinin bulunduğu bir siteyi etiketlemek istesek, etiketimiz sanırım “kartal kuş fotoğraf ” gibi bir etiketler dizisine sahip olurdu. Böylece sizin botlarınızın yapacağı işi insanlar yapmış olacak. %20’ye %80 kuralını bilirsiniz. Web üzerindeki verinin %20’si gerçekten insanların ihtiyacı olan veridir. Geri kalan %80 ise çöp veridir. Buna dayanarak, insanların girdiği veri tamamiyle %20’lik olan gerekli alana girecektir. Etiketlemek, aynı dizideki etiketlere göre bir anlam ilişkisi bulunur. Yukarıdaki örneğimizi ele alalım. Kartal bir kuştur. Ve sitedeki veriler kuş resimleridir. Çok güçlü olmasada kendimize küçük bir semantic web uygulaması oluşturduk. Tabii daha yapılması gereken çok iş var. Bu sadece bir başlangıç olduğunu unutmamak gerekir.

Etiketleme ile ilgili araç-amaç ilişkisine şuan aklıma gelen en güzel örnek, Google Image Labeler. Google'ın amacı etiketi olmayan resimleri etiket altında toplamak. Ama bir sürü etiketlenmesi gereken resim var. Bu iş için nasıl bir şey yapmalı? İnsanlar eğlenceyi sever. Oyunlar eğlencelidir. Neden bu işi oyun olarak sunmayalım düşüncesi ile ortaya çıkmıştır.

b) Alana Göre İçeriği Toplamak:
Daha öncede söylediğim gibi semantic web için büyük bir içerik gerekli. Google'ın veri madenciliği yapmasının sebebi bu aslında. Google'ın hedefi, Hakia gibi semantic web. hatta belki daha da ileriye giderek yapay zeka (Google'ın Master Plan'ın çizili olduğu kocaman yazı tahtasını incelemiş olanlar "AI Developer" hayallerini bilirler.) konuları. Fakat Google, Hakia’dan farklı olarak taklit ederek öğrenme yöntemini izliyor. Belli bir alana (domain) yönelik çıkardığı servisler bu amaca hizmet ediyor. İsterseniz bu servislerden bir kaçına bakalım;

1) GMail; epostaların hayatımıza girmesi ile çok önemli veriler, eposta kutularımızda toplanmaya başladı. Üye olduğumuz yerler (ilgi alanlarımız) ve şifreleri, özel yazışmalarımız, konuşama şeklimiz vs.. Neden google'ın bir dosyayı silmenizi istemediğini 2.8 GB alan verdiğini düşünüyorsunuz. Hatırlarsanız gmail ilk çıktığında davetiye yolu ile çalışıyordu. Yani insanların birbiri ile olan ilişkilerinide tutmakla işe başladılar.

2) GTalk; eğer bir bot yazacak olsanız. Dünyada bir çok insanın, sorulara karşı verdiği cevapları loglasanız ne elde ederdiniz. Birçoğumuz konuşurken çeşitli hazır kalıpları kullanırız.

- Naber
- İyilik, senden

Bu kalıp ve benzeri kalıpları sürekli kullanıyoruz. GTalk Google için inanılmaz bir insanı taklit aracı.

3) Google Image Labeler; oyun görünümlü servis. Web kullanıcıları bedavaya veri girişi için kullanamanın en etkili yolu :)

c) Anlamlı İndeksleme ve Dilbilgisi:
Hakia’dan yola çıkmak bu konu başlığı için çok doğru olacak. Yahoo ve Google’ın pagerank algoritması verileri kelime anlamına göre indekslemez. Metaya göre indeksler. Bu nedenle yukarıda söylediğimiz alana gore içerik toplama yöntemiyle ilerliyorlar. Anlamlı indeksleme için ise özellikle Google’ın çalışmaları olduğunu site çeviri servisi gibi bazı servisler bize ipucu veriyor. Hakia’nın çalışmaları veriyi anlamlandırarak indeksleme temeline dayanıyor. Özellikle yaptıkları OntoSem (Ontological Semantics) adındaki teknolojileri bu işe yarıyor. OntoSem, Prof. Victor Raskin’in akademik çalışması; bu konunun amacı doğal dilleri anlamlandırma temeline dayanıyor. Yani doğal diller üzerinde işlemler yazılım mühendisliğine dayanıyor. Bu ciddi zorlukları olan bir konu. Cümle öğelerine bölünerek anlamlandırıldığı gibi tipine görede bir ontology ağacında yerini alıyor. Böylece kelimeler ağaçtaki yerine gore indeksleniyor. Yapay zekanın önemli konu olacağı şüphesiz bir konu. Hakia’nın diğer çalışmalarına buradan erişilebilir.

2) Ayrıştırılan Verilerin Bir Yerde Toplanması
Verileri toplamak için en yaygın yöntem olarak, RDF kullanılmaktadır. RDF(Resource Description Framework) W3C’ bulduğu bir ilişkilendirme çatısıdır. Şimdiden birçok kurum ve kuruluş tarafından standart olarak kabul edilmiş ve kullanılmaya başlamıştır. Dilbilgisindeki özne, nesne, yüklem bağlantısına benzeyen bir söz dizimine sahiptir.

Yukarıda daha önce verdiğimiz örneğe geri dönersek; İstanbuldaki basketbol sahalarını listelemek. İTÜ, İstanbul’un en güzel basketbol sahasına sahiptir. Burada ‘İTÜ’ özne, ‘İstanbul’ nesne, ‘en güzel basketbol sahasına sahiptir’ ise yüklemdir. Şimdi bunu RDF içinde görelim.

xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
xmlns:dc="http://netology.org/dc/elements/1.1/">


İTÜ
İstanbul

http://netology.org/dc/elements/1.1/ adresinde location ve city tanimlanmistir.

RDF Resource Description Framework Icon

Yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı üzere RDF karışık bir yapıya sahiptir. Bu sebeple OWL(Web Ontology Language) kullanılmaktadır. OWL ontology grupları oluşturmaya yarar ve RDF'ten çok daha kolaydır. Aşağıda yaşlı kadınların sahip olduğu kediler ile ilgili bir örnek verilmiştir.

Class(a:old_lady complete
intersectionOf(a:person a:female a:elderly))

Class(a:old_lady partial intersectionOf(
restriction(a:has_pet allValuesFrom (a:cat))
restriction(a:has_pet someValuesFrom (a:animal))))

Class(a:cat_owner complete intersectionOf(a:person
restriction(a:has_pet someValuesFrom (a:cat))))

  • Yaşlı kadınlar muhakkak evcil bir hayvana sahiptir.
  • Yaşlı kadınların evcil hayvanları kedilerdir.
  • Kedilerin sahibi yaşlı kadınlardır.

Daha kapsamlı bir örneğe buradan erişebilirsiniz.

3) Anlamlı Verilerin İçinden Sorgulama
SPARQL en çok kullanılan sorgulama dilidir. Hakia'nında bu konuda kendi geliştirdiği QDEX(Query Detection and Extraction) adında bir teknoloji ile bu işi yapar.

Semantic Web İçin Başlangıç Noktası Neden Arama Motorları?
İnsanların hayatında her zaman büyük yada küçük bir hedefi vardır. Hedeflere ulaşmak için çeşitli çözüm ararlar. İşte anahtar kelime bu, Aramak. Hayatımız hep birşeyler arayarak geçer. Bir insanın 3 tip hedefi vardır.

a) İhtiyaç
b) Statü
c) Eğlence

Arama motorları neden hayrına bize böyle bir hizmet sağlıyor? Neden böyle bir amaçları var. Arkasında ne yatıyor olabilir? İnsanların aradıklarını bulmak için ne aradıklarını bilmeniz gerekir. İnsanların istedikleri şeyleri bildiğinizi düşünün. Bu tanrısal bir erdemdir. Ve gerçekten büyük bir güçtür. Çünkü bazı isteklerimizi, başkalarının öğrenmesi vicdanen bizi rahatsız edebilir. Sorumuza tekrar geri dönelim; neden böyle bir hizmet için mücadele ediyorlar?

Bence gelecekte bilgi hür olacaktır. Şu an çok saçma bir şekilde DNA'larımız, bazı hastalıklar patent altına alınmakta, birilerinin mülkiyeti altına girmektedir. Çeşitli fikir mülkiyetleri orta atılmaktadır. Bu fikri yıkmak adına CreativeCommon adı altında bir oluşum bulunmaktadır. Fikir mülkiyeti saçma bir fikirdir. Hepimizin bulduğu şeyler çevremizdeki etkenler ve duygularla yaratılmıştır. Bilgi kimseye ait değildir. Şuanki kapitalizm etkisindeki dünyanın bu fikri kabul etmesi güç olduğu muhakkak. Fakat düşünün bundan 20 yıl önce Richard Stallman özgür yazılım felsefesini ortaya attığında da insanların bu görüşü kabul etmesi pek kolay olmadı.

Peki arama motorlarının amacı yukarıda saydıklarımız mı dersiniz? Eğer ellerindeki tüm bilgiyi herkese açacaklarsa evet amaç bilgi özgürlüğü denebilir. Ama bu işlerle uğraşanlar akademik kurumlardan daha çok ticari kuruluşlardır. Ve hepsinin bir gayesi bulunmaktadır.

Tehlikenin farkında mısınız?
Gelecekte hepimizin bir profili olacak! Şu an kullandığımız kredi kartları, cep telefonları yada çeşitli internet servislerinde bu profiller yavaş yavaş oluşuyor. Nereden hangi ihtiyacımızı alıyoruz, nerelere gidiyoruz. Hepsi kayıt altına girmeye başladı Köleliğin formları değişmeye başladı. Artık birkaç beton yığını ile örülü değiliz. Akıllarımız köleleştiriliyor. Pazarlamacılar(marketing) Semantic Web konusuna yakından takip ediyor. Ağızlarının suyu akıyor. Bu insanlardan bilgiyi korunmanın yollarını aramak, bu kurumlara karşı özgür projelerle kırmaya çalışmak gerekiyor.

Yukarıda söylenilenler daha çok ütopik ve komplo teoriler içeriyor. EPIC 2015'te benzer bir durumdan söz ediyor. Ama gerçek payı yok mu? Bunu yapmayacaklarını kim iddaa edebilir.

Internette kişisel bilgilerimizi içeren birçok küçük servis mevcut. Göze çarpanlar Google, Yahoo gibi devler tarafından satın alınıyor. Bu bilgilerde devlerin veri madenlerine katılıyor. Peki hepsini almak mümkün mü? Elbetteki hayır. İşte Yahoo tarafından önerilen çözüm. Mashup'lar. Mashup, melez servislerdir. Birkaç servisin birleşmesi ile ortaya çıkar. Bu fikir çok güzel olmakla birlikle, şirketlerin özgür yazılım felsefesinin onlar için zehirli olan tarafını atıp, açık kaynak adı altında yumuşatarak nasıl bedava insan gücü elde ettilerse, aynı şey mashup fikri ile bu küçük servislerin altyapılarını açmalarına zorlayacaktır.

İnternet Yaşamdır
Kurucusu olduğum Netology Yazılım Vakfı, internetin yaşamımızdaki vazgeçilmez yerinin farkında olan bir oluşum. İnternetin tamamen kamu yararına kullanılması için yeni teknolojiler geliştirmeyi hedeflemektedir. Yakında bu konudaki çalışmalarımızı http://www.netology.org adresinden duyuracağız.

Üstadlar (hackers) tarafından bugünkü halini alan intenet; şuan özgür olduğumuz ve global dünya fikrinin gerçekleştiği tek yer. Onu kimsenin kötü emellerine alet edip kirletmesine izin veremeyiz.

İnternet yaşamdır ve bir devletin yada kuruluşun değil tüm kamunun malıdır!


Ozgan.net

Laiklik için notlar...

Laiklik için notlar...

Biz Cumhuriyeti kuralı seksen yıldan fazla oldu.

Üstelik de “sert” bir Cumhuriyet bu.

1950’ye kadar “tek adam” ve “tek parti” sistemiyle yönetildi.

Ondan sonra da açık ve kapalı darbelerle ordu hep iktidarın denetimini elinde tuttu.

Cumhuriyet tarihimiz boyunca “silah” hukuktan üstün oldu.

Bu sert Cumhuriyet kendi “değerlerini” kitlelere “eğitim sistemiyle” enjekte etti.

“Tevhid-i tedrisat” kanunuyla eğitimi, Diyanet ile de dini kontrol etti.

Halkın yolundan “sapacağından” korktuğundan “demokrasiyi” asla cumhuriyetin değerleri arasına almadı.

Halkı, kalın çizgili dar bir çerçevenin içine hapsedip onu şekillendirmeye uğraştı.

Ve, hep “laikliği” vurguladı.

Peki bunca kontrolden ve bunca yıldan sonra ne oldu?

Bugün “şeriat” gelecek diye korkuluyor.

“Laikliğin elden gideceği” söyleniyor.

Şimdi soru şu:

Eğitimin ve dinin böyle sıkı bir denetim altına alınmasına, demokrasiye izin verilememesine rağmen “cumhuriyetin en önemli değeri” neden tehdit altında?

Neden halkın demokrasiyi değil de “şeriatı” seçeceğinden, laiklikten vazgeçeceğinden ürkülüyor?

Neden halkın “laikliği” benimsemediğinden endişe ediliyor?

Nerede, ne aksadı da cumhuriyetin “en önemli değeri,” halkın “en önemli değerleri” arasına giremedi?

Ben, bu ülkeye “şeriat” geleceğine hiç inanmadım.

Bu ülke, hilafetin merkeziyken, “halife” tarafından “şeriatla” yönetilirken bile buradaki düzen diğer Müslüman ülkelerdeki şeriat düzenine benzemiyordu.

Ama halkın, Cumhuriyetin kurucuları gibi “laikliğe” tapınmadığı da kesin.

Laiklik, en kaba anlatımıyla “dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması” demek.

Devlet dinin kurallarına göre yönetilmiyor laik düzende.

Devlet din kurallarıyla yönetilmeyince, halkın yaşama biçimi de “din” tarafından belirlenmiyor.

Peki, insanlar niye böyle bir yönetim biçimi yaratma ihtiyacı duydu?

Neden “laiklik” diye bir yönetim biçimi çıktı?

Laiklik, “burjuva sınıfının” güçlenmesiyle hayata geçmiş bir kavram.

Burjuvalar, krallardan ve aristokratlardan farklı olarak “varlık nedenlerini” tanrıya bağlamıyorlardı, onlar “paralarıyla”, sermayeleriyle varoluyorlardı.

İktidarlarını sürdürmek için “tanrısal” bir desteğe ihtiyaçları yoktu.

Ayrıca, ellerindeki parayı nasıl harcayacaklarının “kilise” tarafından belirlenmesini de istemiyorlardı.

Onlar paralarını özgürce harcamak istiyorlardı.

Bu yüzden laiklik, “halkın” elinde para birikmesiyle ortaya çıktı.

Parayla laiklik arasında çok kuvvetli bir bağ vardır.

Bir halkın “laik düzeni” dirençle istemesi için, elinde “özgürce” harcamak isteyeceği bir para bulunması gerekir.

O paranın sağlayacağı hayat biçiminin, “dinin” denetimi dışına çıkarılmasını talep etmesi gerekir.

Halk zenginleşmemişse, elinde para yoksa, laik düzenin ona sağlayacağı “harcama özgürlüğünün” bir anlamı kalmaz.

Sizce, Türkiye’nin “laik olup olmaması”, Hakkâri’nin bir mezraında yaşayan insanların hayatını nasıl etkiler?

Laik olduğumuzda nasıl yaşarlar, laik olmadığımızda nasıl yaşarlar?

İkisinde de aynı yaşarlar.

Laik bir ülkenin vatandaşı olup olmamaları onların hayatlarında hiçbir fark yaratmaz.

Eğer, bugün “Laiklik elden gidiyor” diye üzülenler, bu üzüntülerinde samimi iseler öncelikle akıllarına takmaları gereken soru, “Halkı nasıl zenginleştireceğiz” sorusu olmalı sanıyorum.

Peki, Türkiye’de yaşayan insanlar nasıl zenginleşir?

Türkiye dışardan kaynak almadan zenginleşemiyor.

Yabancı yatırıma ve dış dünyayla çok ciddi ekonomik bağlara ihtiyacı var.

Yabancı yatırımcıları buraya çekebilmek ve gelişmiş dünyanın parçası olabilmek için de “hukukunu ve demokrasisini” sağlama almak zorunda.

Bunu sağlayabilmenin en iyi yolu da gelişmiş ülkelerin “hukuk kriterlerini” kabullenmek ve o dünyanın parçası olmak.

Kısacası Avrupa Birliği’nin üyesi haline gelmek.

Eğer Türkiye’nin “laik” olmasını isteyenler, bunu halkı zenginleştirmeden, sadece darbelerle ve silah zoruyla yapabileceklerini sanıyorlarsa, Cumhuriyet tarihine baksınlar, onca baskıya ve silaha rağmen istedikleri noktaya gelmedik.

Gelemeyiz de.

Laiklik isteyen, halkın zenginleşmesini talep etmek zorunda.

Halkın zenginleşmesi ise gelişmiş dünyanın parçası olmaktan geçiyor.

Anlayacağınız, hem laiklik isteyip hem de Avrupa Birliği’ne ve demokrasiye karşı olamazsınız.

Öyle olursanız amacınıza asla ulaşamaz ve hep korku içinde yaşarsınız.

“Laikçilerin” çıkmazı da burada zaten.

Hem laiklik istiyorlar hem de halkı zenginleştirip laiklik yanlısı yapacak demokratik gelişmelere karşı çıkıyorlar.

Bu kısırdöngüden hiçbir zaman kurtulamayacaklar.

Laikliği buraya, halkın zenginleşmesinin önünü açacak olan demokratlar getirecek o yüzden.

Taraf Gazetesi, 12 Nisan Cumartesi

Ahmet Altan

6 Ekim 2007 Cumartesi

Bu nedir simdi?

Bosa koysan dolmuyor, doluya koysan almiyor.

...pek tabii ki Çakıcı'nın haz'a 'beyefendi' ve üstelik belagat sanatına hâkim çizgisine yanaşamayacak


Perihan Magden

Yorumsuz...




Devletin sevgili çocukları...

Perihan Mağden

06/10/2007 (5636 kişi okudu)

En başından beri görüyoruz ki Bu Çocuklar (Yasin, Erhan, Ogün, Alparslan, Santoro Katili Ogün ve Diğerleri) Devletlerini seviyorlar, çılgınca seviyorlar ve bu sevginin kat'i surette karşılıksız olmadığını, Yüce Devletlerinin de onları sevdiğini/takdir ettiğini/koruyup kollayacağını düşünüyorlar. Dahası bir İkbal Kapısı olarak görüyorlar Devletlerini.
Yani Devletleri, Milletleri için (Yüce Türk Milleti) gidip çok şık bir hareket yapacaklar, Ermeni'yi: Hrant Dink'i öldürecekler mesela. Devletleri de onları güçlü, zengin, saygın, saygıdeğer vs. vs. yapacak. Alaattin Çakıcı yapacak, Abdullah Çatlı yapacak. Diyelim.
Kalkıp Yasin Hayal'in "SİTEMKÂRIM. Devlet bizi kullandı. Biz devlet için bu işi yaptık. Biz niye içerdeyiz?" diye mektup yazmasının, habire mektup yazmasının, diyelim 28 Ağustos'ta Terörle Mücadele'ye bir mektup daha yazmasının kökeninde hep bu devletinden sevgi/saygı/haklılık arayışı yatıyor.
Orhan Pamuk'la ilgili "Orhan Pamuk AKILLI OLSUN AKILLI" şeklinde mahkeme girişinde yamuk ağzını daha da yamultmaya muvaffak olarak haykırışının gerekçelerini 'açıklıyor' Hayal 28 Ağustos tarihli mektubunda. 'Arkadaşlarım' diye hitap ediyor polislere. Aşağıdaki alıntıda da anlayabileceğiniz üzre, Hayal'in kalbi Polis Aşkıyla çarpıyor. Adeta, Sevgili'ye hitap ediliyor.
"Değerli arkadaşlar, 2004 yılında 1 gün, 2007 yılında ise 4 günümü sizinle geçirdim. Bu 5 günün gerçekten hayatımda ayrı bir yeri var. Keşke beni yine sorgulama bahanesiyle çağırsanız da 1-2 gün daha sizinle geçirebilsem. 'Orhan Pamuk akıllı olsun akıllı' sözüm çok tartışıldı. Yasin Hayal neyi vurgulamak istedi. Evet bunu ilk sizinle paylaşmak istedim."
Kendinden 'Yasin Hayal' diye bahsetmek gibi Büyüklük Sabuklaması (delusion of grandeur) emarelerine de rastladığımız bu anlamkâr satırlar, Hayal'in polis 'arkadaşlarına' karşı duyduğu kontrolsüz aşkının/karşılık arayışının da dışa vurumu değil ise, nedir peki?
Bir ifadesinde Yasin Hayal: "Cezaevinden çıktım ve Trabzon Terörle Mücadele'ye NEZAKET ziyaretine gittim. İkinci gidişimde Terörle Mücadele Şube Müdürü 'Bu bayrak düştü. Ya Yasin kaldıracak, ya Erhan kaldıracak. Bu görev sizin' dedi," şeklinde konuşuyor.
Yasin Hayal'in babası da, aynı tarz lafların kendisine de söylendiğini (Terörle Mücadele Şube Müdürü tarafından) iddia ediyor. Hatta Müdür cep telefonundan Hayal'in babasına Muhsin Yazıcıoğlu'nun resmini gösteriyor! Dink Soruşturması boyunca karşımıza hemen her köşe başında Büyük Birlik Partisi ve Alperen Ocakları zaten çıkıyor.
Dink'in avukatı Fethiye Çetin'in sözleriyle: "Sanıklar ifadelerinde devleti işaret ediyorlar. Devlet adına hareket ettiklerini düşünüyorlar."
Yine Fethiye Çetin'in Neşe Düzel'e verdiği röportajdan (Radikal-1 Ekim) Erhan Tuncel'in cinayetin akabinde Terörle Mücadele'de ON DÖRT SAAT sorgulandığını öğreniyoruz. Ancak hiçbir kayıt YOK.
AYNEN Erhan Tuncel'in İstihbarat'taki dosyasının YOK EDİLMESİ gibi. Polisimiz delilleri saklıyor, karartıyor, yok ediyorlar.
Bu çocukların pençelerinde kıvrandıkları yoğun Polis Aşkının çok da mesnetsiz olduğunu iddia edemeyiz yani.
Yine onları mahkemeye getiren aracın arkasında 'Ya Sev Ya Terk Et' yazısının bulunması, 'çocuklar' götürülürken jandarma erinin 'çektiği' el hareketi, mahkeme salonundaki kendilerinden alabildiğine emin/bakımlı/neşeli/küstah halleri!
Bu çocuklar Çayocağı Hatıra Poster Çalışmaları esnasında da gördüğümüz gibi, yalnızca Türüt ve benzerleri tarafından değil, jandarmamız/polisimiz/istihbaratımız tarafından da anlaşılan; seviliyorlar, sayılıyorlar, beğeniliyorlar.

Aynen kendilerine rol model yapmaları hiç de mantıksız sayılmayacak Alaattin Çakıcı-Abdullah Çatlı ağbileri/büyükleri/efendileri gibi.
NTV'de 'Can Dündar Soruyor'a çıkan Eski MİT'çi Nuri Gündeş'in Asala'ya karşı operasyon düzenlediklerini açıklamasının akabinde, "Ekibim, devletin ulaşamadığı yerlerde savaş verdi. Bunu derin devlet olarak izah etmem mümkün", laflarını anımsayalım hele bir.

Daha sonra Alaattin Çakıcı'ya derinnn bir muhabbetle "Şimdi beni dinliyorsa yanaklarından öpüyorum" diye öpücüklerini iletmesini ekranlardan.
Alaattin Çakıcı'nın Can Dündar'a hapishaneden mektup ulaştırarak, "AKILLI olmanızı sizden rica ediyorum, beyefendilik bende kalsın. Sen Jean mısın Can mısın?" şeklinde cümleler ihtiva eden 'kibar' tehditlerini hatırlayalım bir de.

Buradaki çok mühim AKILLI kelimesini, pek tabii ki Çakıcı'nın haz'a 'beyefendi' ve üstelik belagat sanatına hâkim çizgisine yanaşamayacak Yasin Hayal'in Orhan Pamuk'a saydırırken, kimden ödünç aldığı apaçık ortada değil mi?


E pasaportunu MİT'ten aldığını ve MİT'le bir sürü yakın alakasını bildiğimiz bir Çakıcı'nın, bir Çatlı'nın yerine oynamaya çalışan Bir Grup Trabzonlu Hain, Cahil, Oportünist ve Kafasıkarışık Çocuğun devletlerinin, devletlerinin istihbaratının, polisinin, jandarmasının bu üstün 'hizmetleri' karşılığında onlara sevgi, şefkat, ilgi, alaka ve koruma göstermesini bekliyor olmaları çok mu yani? Densizlik mi?
'19. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti' (Ayrıntı) kitabından "Annemi, kızkardeşimi, erkek kardeşimi katleden ben, Pierre Rivière"den bir alıntıyla bitiriyorum.
Uygun düştüğü için.
"Rivière'in şan ve şerefe ulaşmak için ölçüsüz bir özlemle yanıp tutuştuğu ve tarihten alıntı örneklerle desteklenen yanlış yürütülmüş bir düşünce zincirinin onu büyük bir iş becereceğini ve kendi hayatını BABASININ mutluluğu için feda ederek kendini ölümsüzleştireceğini zannetmeye götürdüğü görülebiliyor." (S: 164)
Büyük harfle yazdığım BABASININ kelimesini, siz Devletin Sevdiği Çocuklarımız için DEVLET BABASININ olarak okuyun.
Çok anlamlı ve açıklayıcı oluyor 'Devlet' ilave edilince.

30 Eylül 2007 Pazar

Modern zamanlarda aşk bu mudur?..

Nur Çintay A.

30/09/2007

Artık bitti o kuzenin doğum gününde tanışmalar, okul yıllıklarından resim kovalamacalar, önce bir dörtlü ısıtma çıkmalar. Teknoloji ilişkileri de hızlandırıyor.
Facebook'ta 'ısırılmak' an meselesi, kimin nesiymiş bakalım diye isim derhal google'lanıyor, eskiden gece 24'le sabah 03 arasına koyduğumuz her türlü ön konuşma ofis saatleri içinde msn'de yazışarak yapılıyor.
Geçenlerde bir arkadaşımız son sevgilisini anlatıyordu. Fakat bahsettiği isim bir tuhaf. Daha doğrusu, Türkçede öyle bir erkek adı yok. Ya uzun söyleyecek bir hecesini, ya son harfi değiştirecek. "Yaa" dedik, "Emin misin çocuğun adının bu olduğundan?" "Tabii ki de" dedi. "Ama" dedik, "Böyle böyle." Israr etti, "Şu kadar gün geçti bu ilişki başlayalı" dedi, "Siz hep benle dalga geçiyorsunuz zaten, bir adamın adını öğrenmekten aciz miyim ben?"
"Yok" dedik, "Estağfurullah şekerim. Hani böyle yazılıyordur da şöyle okunuyordur belki."
Birden bakakaldı. "Haa" dedi, "E ben hep yazılı gördüm onun adını, hiç söylemedim ki!"
'Sevgili' diye anlatılan birinden bahsediyoruz, günlerdir sürmekte olan bir 'ilişki'den konuşuyoruz ve adamın adını bilmiyoruz. Çünkü sadece msn'de ilerlemiş her şey ve hiç konuşulmamış ki kız ona adıyla hitap etsin, çocuk da benim adım da şu, diye bize gerçek telaffuzu öğretsin!
Ben böyle bayılırım kâğıt olsun, kalem olsun, zarfından sticker'ına her türlü kırtasiye olsun, bunlar muhtelif renk ve ölçülerde olsun, mektuplar, notlar yazalım birbirimize, irsaliye formu dolduralım boş vakitlerimizde...
Ama 'modern zamanlar'da konuşma bile yok diyorum size, nerde kaldı aşk mektubu... Devir o devir değil.
Anlaşılan Sarkozy bu işlerde bayağı geri kalmış. Ya da partneri. Vadesi dolmuş bir formattalar.
Yazılanlara göre, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin bakanlar kurulundan çıkarken elindeki evrakların en üstünde, yüzü bize dönük olarak tuttuğu kâğıt, gazeteci eski sevgilisi Anne Fulda imzalı olduğu tahmin edilen bir aşk mektubu.
Vaziyeti kurtarmak için araya eski dostlar giriyor, mektubun Cecilia hanıma yazıldığı söyleniyor filan ama nihayetinde, Nicolas beye "Seni yıllardır görmemiş gibiyim. Çok özledim. Perşembe günü Fas'a gidiyorum. Gelecek hafta ya da hafta sonu buluşalım. Milyonlarca öpücük" dendiği, kuvvetlice iddia ediliyor.
Mecranın, formatın taponluğu bir yana, yazılanlar da bunlar yani! Hani akrostiş yapmıştır, başka bir kitsch sanata yönelmiştir, yanına iki çizim attırmıştır, anlarız. Ama bu haliyle: Tarihten bir yaprak. Onun da çok zayıfı.
Lüsiyen Hanım'ın Abdülhâk Hâmid'e yazdığı aşk mektupları vardır, 1920'lerde kaleme alınmış, hepsi de 'Efendiciğim' diye başlayan (Oğlak/Edebiyat/Mektup), insan onları hatırlıyor. Ama onlar lezzetlidir, cilvelidir, edebiyatlıdır, böyle sade suya tirit değil.
Ancak kısa bir mail/SMS notu olabilecek içeriği, mektup formunda, evraklarının en üst görünür cephesinde tutan Sarkozy'ye ne demeli peki?
Bu aşkî meselelerde, geçtik mektubu/notu, her nevi kâğıdı (alışveriş faturası, yemek fişi) derhal imha etmek gerektiğini bilmeyen bir acemi mi? Bir aşk mektubunu sıradan bir evraka indirgeyen sadık bir koca mı?
Gözü aşktan kör olmuş, önlem almayı bile unutmuş bir âşık mı?
Doğrusu her şık kendi içinde problemli.
Ve bu devirde bir aşk mektubunu yönetemeyen adam, benim cumhurbaşkanım olamaz!

(Radikal)

29 Eylül 2007 Cumartesi

Hiç 1 şey beceremedim

Perihan Mağden

29/09/2007

Günlerdir evde kapalı oturuyordum: Grip, soğukalgınlığı, nezle: O neyse 'geçsin' diye.
Normalde belirtileri sayıp döküp çok yakın arkadaşıma telefonda, söylediği ilacı almaya başlarım başlangıcından hastalığın bir-iki gün sonra. (Cümle de çınar ağaçları gibi devrildi gitti gözlerimizin önünde.)
Bu defa telefon DAHİ açmadan arka yoldan koşarak dolanıp Hastalığı 3 günde yerle bir etmez miyim- gibi bir fikre kapıldım.
Kapılmakla kalmadım Azitro+A-ferin'ledim kendimi ilk sabahtan başlayarak. Bol bol uyuyorum filan: Hızlandırılmış Soğukalgınlığı Kursu.
Üç gün bu süper uygulamalarımın neticesinde-
Ki, A-ferin Kafası diye bi şey var: Ve de perşembe günkü yazımda İsmet Berkan'ın yazısının da, Mehmet Ali Kışlalı'nın yazısının DA tarihi olarak 25 Eylül yazmışım.
Doğru Cevap: 26 Eylül olacak.
Bu hatamı fark eden AtikŞampiyonlarLigi bir-iki 'entry' yapmış olabilirler (already) Kötü Sözlük'e.
Her neyse 'Yaz demedim/Kış demedim/Nezle demedim/Mantokafa demedim' misali fedakârca yazımı (karışık da olsa) yazıp yolladım mı? Yolladım!
Ve fakat 3 günde, yeni nesil antibiotikler artı bu kişinin süper sıkıntılı azmiyle, hastalığı yenebildim mi?
Yenemedim! Ama Batı Tıbbı'na ne kadar güvenirsem güveneyim, Hastalığın geri kalan günlerini biotiksiz/antisiz filan, dededen kalma Aspirin'le atlatacağım. Yani atlatamayacağım.
Şerefsiz kendi çizelgesi dışında çizelge tanımıyor! Tamamlayacak döngüsünü!
Tamamla ulan! Senden şikâyetim mi var??
Yok da hakikaten, şikâyetim: dün bütün telefonlar kapalı Ayrıntı'nın yolladığı
XIX. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti
Annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi
katleden ben,
Pierre Rivière kitabını, ki Michel Foucault ve Beraberindekiler 'kolektif bir çalışmanın ürünü' olarak oluşturmuşlar kitabı; okudum, okudum. Okudum.
Ve fakat 'true-crime' (hakiki suç) okuma konusunda bir nevi tövbekâr olsam ve de Foucault'nun adına sığınarak BU sulara düşsem de-
Belki 'olay' bin sekiz yüzlerde geçtiği içindir Fransız Kırsalı'nda: ve fakat Fransızlar'ın zamanla bambaşka bir ilişkisi var.
Kitapta olsun, filmde olsun, yemekte olsun: ne halt yapılması icap ediliyorsa yani. Fransızlar İçin Zaman ve onun karşısında Amerikalılar İçin Zaman söz konusu ki; İngilizler için dahi bambaşka bir zaman kavramı söz konusu.
Yani Anglosaksondur deyip geçmeyin, soğuk sular içmeyin.
Amerikalılar tüm zımbırtılarıyla İşgaliye Kuvvetleri olarak o denli Amerikalılar İçin Zaman'ı oturtmuşlar ki, hayatımıza.
Diyelim ben, Bir Takımımız o denli Amerikalılar İçin Zaman'a esir düşmüşüz/terfi etmişiz/ne olmuşsa olmuş işte: yani Amerikalılar dışında yapılan/edilenler-
Bi yavaş, bi olmayacak, bi kağnı- öyle acayip geliyor/gelir oldu ki bana.
Bu sabah da tammm öyle bir Zaman Sorunsalı yaşayıp ufak/ceviz/cezve DHL ile UPS arasında 18 telefon görüşmesi yaparak 'Vay paketi önce kim alacak?' vuruşturması yap yap. (Paketi verip evden fırlayacağım başka işler için- hesapta.)
UPS kazansın.
Da: ne için? Sözünü tutmamak için!
Bu defa 7 görüşme daha: 'Vay hani 1 saat içinde alıyordunuz da; sözleriniz boş muydu da? boşunamıydı da-' Vırrr. Vırrrr. Vırrrr. Neye yarar bunca çene??
İkinci saati idrak etmekteyiz. Ufukta BİR SAAT İÇİNDE paketi almaya söz verdiği için DHL'in kara kaşına/gözüne yeğlediğim UPS'den eser yok!
Ama ben burada, masamın başındayım. Amerikan Standartlar Enstitüsü tarafından ayarları bağlanmış, yani hepten bozulmuş halde.
Zira Amerika'da dahi böyle 1 Zaman Anlayışı olmuyor/olamıyor/uymuyor- orda dahi ciddi sorunlar yaşıyorum diyelim telefonu bağlatırken/ederken.
Herhangi 1 mekanizmanın dişlilerinde.
Zamanla oynanması, zaman denilen o lastikli cenabet şeye esir düşmek esasında ve Amerikan (Kültür) Emperyalizmi'nin en büyük zararı da budur belki de.
Mübarek Ramazan'a bağlayıverdim.
Orucu bekleyemezdim diyelim ben Müslüman olsaydım.
Ya da 'Beklemek' üstüne iftar vaktini, o denli kafa yorup zikziklenirdim ki 'Al orucunu da!' derdi Yukardan 1 Ses. (Yukarda Ses varsa tabii ki.)
Belki de; Yukarda Ses Olduğuna İnananların Zamanı ve Diğerlerinin Zamanı diye (esas) 2 temel şey var: Her halukârda benim zamanımla onların sonsuz zamansızlığı uymuyor da uymuyor.
Yabancı Şirket, yok hâlâ bu arada Ortalıkta.
Kapı çalmıyor.

29 Temmuz 2007 Pazar

Bana oğlumun üniformasını verin

'Bana oğlumun üniformasını verin'

Perihan Mağden

29/07/2007

Cuma gecesi anahaberlerde, Sivaslı bir babaya içim katıldı. Halen de kaskatı. İçim.
Babanın acısı, babayı yalnızca haberlerde seyretmiş olmanın acısı seyrelmiyor, dinmiyor. Bir türlü. Başka şeylere zincirleme bağlanıyor. Başka şeyler de çok kötü geliyor.
Sivaslı Baba, yaşlıydı.
Ne bileyim, 70'lerinde gösteriyordu. Belki çok daha gençtir. Köylerde insanlar çabuk yaşlanıyorlar, çöküyorlar.
Bi babadan ziyade, dede gibiydi. Ak sakalları, başında yün beresi vardı.
Mehmet Yazıcı, hüngürt şakırt ağlıyordu. Acısı, dışarı vurmaktan sakınılmayacak kadar büyüktü. Katlanılıp gömlek cebine tıkıştırılmayacak kadar, derin.
29 yaşındaki oğlu Uzman Çavuş Sadettin Yazıcı, Giresun'da şehit düşmüştü.
Evet ya, Giresun'da!!
Bir buçuk ay önce Bitlis'ten tayini çıkmış Sadettin Çavuş'un. Ailesi de bayram etmiş, tehlikeli bölgelerden kurtuldu diye. Ama işte yurdumuzda Bilmemkaç Yıldır bitirilemeyen bu kirli savaşın, tehlikeli yeri tehlikesizi yok.
Telefon açılmış Jandarma'ya. Bir ihbar telefonu. "Teröristler bizden yemek istiyorlar", falan filan. Jandarma da gidiyor ihbarın yapıldığı yere. Pusuya düşürülüyorlar. Anahaberlerden dinlediğim savruk (ve muhtemelen) yetersiz bilgiler işte.
Sivas'tan bir Tugay Komutanı gidiyor Acı Evi'ne. Biraz olsun paylaşmaya acılarını. Acı paylaşılabilen bir şey midir, bilmiyorum.
Gidiyor oturuyor Şehit Babası'nın yanına. Mehmet Yazıcı bir yandan çocuklar gibi, melekler gibi, ak sakallı dedeler gibi ağlıyor, bir yandan da üniformasını çekiştiriyor komutanın.
"Onunki de böyleydi," diyor. "Bana verin; onunki de aynen böyleydi."
Çekiştirerek, komutanın üniformasını istiyor. Oğlundan bir parçayı, son bir parçayı kurtarabilirmiş, saklayabilirmişcesine.
Geride tabii genç bir eş ve sarı kafalı iki küçücük oğlan var babasız kalmış.
Hakiki Acı, insanı devasız bir kuyuya atıyor. Acının böylesine yalın ve dolaysız dışavurumunu, göremediğimiz zamanlar da var.
Mehmet Yazıcı: "Vatan sağolsun!" filan vari prefabrik sloganlardan savurmuyor havaya. Oğlu sağolsun, isterdi. Oğlu gitmesin. Bu genç yaşında. Bilemediğimiz topraklara.
Vicdani reddi savunduğumda, (her yazıma bulaşmayı vazife bilen) 1 Adet Israrlı Beton profesyonel ordunun sakıncalarını sayıp dökmüştü. Amatörler de şartmış ölmeye gitmeye. Fena bilginatörrr ya. Okumadığı kitap, üstüne yazmadığı köşe mevzuu kalmamış. Onun için 3 köşesinin 2'sinde "Daha önce de yaza geldiğimiz gibi." Ya yeri yetmez tam olarak söyleyeceklerini söylemeye, ya da daha önce bellemiştir konunun üstüne.
Demem o ki: vicdani ret, antimilitarist sıkı bir duruştur. Ve profesyoneller ölsün bizim yerimize, demek değildir. Savaşlar olmasın kat'i surette, demektir.
Oğlunun üniformasında teselli arayan o babanın peki, şöyle bir hesap sormasının ihtimali mevcut mu? "Oğlum, anlaşılan düpedüz ZAYİAT oldu. Peki, bu tuzağa düşürülürken, gerekli tedbirler alınmış mıydı? Neler oldu, bitti? Haklı mı benim oğlumun ölümü? Haklı ölüm yoktur da, nasıl böyle düz ovada keklik gibi avlandı? Bilmemkaç yıldır bu savaşı yürütmekte olan bu ordu, nasıl böylesi gafil avlanabilmektedir? Bir rapor; teknik askeri bir rapor bir vatandaş olarak rica edebilir miyiz oğlumun ölümüne dair bir baba olaraktan?"
ACCOUNTABİLİTY: Hesap Verebilirlik.
Muasır Medeniyet Ülkeleri'nde Ordular, harcadıkları her kuruşun hesabını vermek durumundalar. Seçilmişlere. 'Hizmetinde' oldukları halklara. Ayrıca yaptıkları askeri harekât ve hareketlerle de ilgili: hesap verebilirlikleri var; olmalı.
Bizim Ordumuz kutsal ve ulvi bir amaca (çok tanımsız ya da 'aşkın' tanımlı: bi nevi dini) hizmet ettiği için Omnipotent'tir. Kadirimutlaktır yani. 25 küsur yıldır bir savaş niye bitirilemez, nasıl bu kadar ZAYİAT verilir; sorma hakkımız yoktur, herhalde.
Bu savaşın profesyoneli, amatörü, Kürt'ü, Türk'ü yok yani. Bu savaş resmen ve alenen birilerinin gücüne güç katıyor, statüsünü perçinliyor, "İçinde bulunduğumuz BU olağanüstü koşullarda" "İÇ ve DIŞ tehdidin tanımıyla" vs. vs. ambalajıyla, bize Hakiki Demokrasi'ye her geçmek istediğimizde muvaffakiyetle "OTURUN ULAN!" denilmiş oluyor.
Olan köylü çocuklarının (uzmanıyla, acemisiyle) canına oluyor. Ak Sakallı Dedeler üniformada teselli arıyor. Oğlundan son bir hatıraya sarılmak istiyor.
Bu savaşa DUR! demek için ve en nihayet Meclis'e girmiş bulunan DTP'ye çok iş düşüyor.
El âlemin çocuklarını canı üstünden statü sahipliğine yuh olsun!
Çok daha kötü şeyler olsun kan tacirlerine.

Türkiye Mecburiyeti

'Türkiye Mecburiyeti'

H. Gökhan Özgün

29/07/2007

AKP yüzde 48 oy aldı. Ya mesela yüzde 38 alsaydı, ne olacaktı? Artık anlaşılıyor ki, bu AKP adına büyük ama çok büyük bir hezimet sayılacaktı. CHP büyük bir zafer kazanmış olacaktı.
Halk AKP'ye dersini vermiş olacaktı.
AKP karşısında öyle bir zihniyet var ki, yenilmeleri yetmiyor, ezilmeleri gerekiyor.
Ancak ezildikleri zaman kendilerini yenik addedebiliyorlar. Ezilmeyip yalnızca yenik oldukları zaman 'ordu çarpanıyla' çarpılıp çoğalıyor ve kendilerini iktidarda görüyorlar.
Bu 'ezme mecburiyeti' Türkiye'yi ayrıca geriyor. Bu kez 'eziklik' psikolojisiyle uğraşmak gerekiyor. 'Ezilerek geri çekilmek' dışında başka bir seçenek göstersen, büyük ihtimalle ezilmeyeceksin, yalnızca yenileceksin.
Yani Türkiye'de siyaset, sağlıklı bir demokrasinin gerektirdiği 'relative' (izafi) terimlerle bir türlü yürümüyor. Sürekli bir 'absolute' (mutlak) arayışı var.
Bir taraf diyor ki: Hak, hukuk, anayasa beni kesmez. Hükümette olman, Meclis'te yeterli çoğunluk olman bana yetmez. Ben bundan anlamam. Anlamam için kafama dank ettirmen lazım. Kafasına dank ettiriyorsun. Bu sefer bağırıyor. "Ne kafama vuruyorsun? Sen kendini ne sanıyorsun? Demokrasilerde bu kadar sert olunmaz. Madem galipsin, bir 'jest' yapmalısın."
Ortaya 'jest yapma' mecburiyeti diye bir mecburiyet daha çıkıyor. Önce 'uzlaşma mecburiyeti' vardı. Seçimden sonra bunun adı oldu 'jest yapma' mecburiyeti.
Demokrasinin bence en güzel yanı, işte böyle her şeyi yavaş yavaş görünür kılmasıdır.
Kulağa hoş gelen 'uzlaşma mecburiyeti', 'jest yapma mecburiyetine' dönüşünce, işin saçmalığı ortaya çıkıyor. Çünkü jestin mecburiyeti falan olmaz. Bunu çocuklar bile bilir. Yoksa bir jest yapıp bilmezlikten mi gelelim?
İnsan anlıyor ki, AKP yüzde 65 alsa, bu kez 'âlicenaplık mecburiyeti' gündeme gelecekti. Yüzde 90 alsa, sanırım geriye yalnızca 'mecburiyet' kalacaktı. Türkiye Cumhuriyeti'nin adı da en şeffaf haliyle 'Türkiye Mecburiyeti' olacaktı ve rahatlayacaktık.
Demokrasiye ilk ışıklar düşünce ortaya çıkıyor ki, Türkiye'de 'sosyal demokrasi' demokrasiye pek itibar etmediğinden, yalnızca 'sosyalleşmeyi' başarmış ve bu 'sosyalleşmenin' sonucunda da en çok oyu Etiler (yüzde 80), Teşvikiye (yüzde 60) gibi semtlerden almıştır.
Peki sen nerede, ne zaman 'demokrasi'den böyle vazgeçtin?
Kimse senden sabah akşam demokrasi havariliği yapmanı da beklemiyordu. 2007 yılında kendine 'sosyal demokrat' diyorsan asgari bir demokrasi refleksin de artık olsun. Gerçekte yoksa bile, 'şıklık' olsun diye olsun.
Fanatizmin şahikasındaki futbol kulubü yöneticileri, ikiyüzlülük yaparak bile olsa, şike söylentilerine 'büyük bir şiddetle' tepki verirler. Çünkü siyaseten doğru olan budur.
Ama gelin görün ki, halkın partisinin lideri, halkın ayan beyan gözü önünde cereyan eden 'şike' olayına aynı tepkiyi vermez. Sonra da çıkıp "Ben Türkiye'nin en güvenilir siyasetçilerinden biriyim" der. Neyine güveneceğiz, şikeciliğine mi?
Yoksa 'En güvenilir kurum ordudur' anketine mi kandın?
O kurum, Devlet Su İşleri olsaydı, gel 'Su İşleri' ülkeyi yönet mi diyecektik?
İzlediğin siyasetin üzerine bir uçtan bir uca düşen ordu gölgesine bir karşı çık da, görelim. Karşı taraftan daha yüksek sesle karşı çık ki, duyalım. Yahu yalandan bile olsa yap.
İstersen bunu orduya danışarak yap. Danışıklı dövüş olsun. Demokrat olamamak başka şey, siyaseti okuyamamak, siyaseten yanlış, beceriksiz, basiretsiz olmak başka şey. Ama ikisini de olamıyorsan, sen bir sıfırsındır.
Senin bu koca sıfırın henüz her yerden görülmüyor. Tümüyle görünür olduğu güne kadar giden yol alacakaranlıktır. Koca sıfırının her taraftan pırıl pırıl göründüğü gün ise 'Türkiye Mecburiyeti'nin son günü olacaktır.

28 Haziran 2007 Perşembe

Davasever Muhbirler Hürriyet'ten Yepyeni Hedefler


Davasever Muhbirler Hürriyet'ten Yepyeni Hedefler

Perihan Mağden

28/06/2007

Hürriyet ('Büyük Gazete') yaptı yine Hürriyet'liğini!
21 Haziran manşetleri: "Murad'ı deşifre etti." 22 Haziran: "Hemen hedef oldu."
Bir adet vatandaşımız (muhtemelen Amerikan vatandaşı 1 Türk 'asıllı') ki, ismi: Murad Gumen. Yani Türk alfabesinden 'ü' harfi 'u'laştırılmış; Murat 't'yle yazılıyor buralarda, Büyük Türk Milliyetçisi Kenize Murad gibi, bu şahsın ilk ismine de afili/Osmanlı 1 cila atılmış. 'De' harfi tercihiyle.
Bu şahıs ömründe daha Türkiye'yi görmemiş. Ama davacı mı davacı! Meselesi ne? 'Ermeni Yalanlarına' karşı muhtelif siteler, internetten sızmalar, muhbirlikler, karalamalar, hedef göstermeler, provokasyonlarla mücadele vermek.
Ve fakat ismini/cismini/işini/gücünü aşırı 1 hassasiyetle gizliyor. Neden?
Kendi ağzından dinleyelim: "Gerçek adımı söylersem, biliyorum ki ne aile huzurumdan, ne iş hayatımdan, ne de internetteki sitemden eser kalacak."
Şahsi huzuru konusunda (ve iş ilişkileri) bu denli hassas olan, Türkiye'yi bir kez bile görmemiş, muhtemelen hiç Türkçe konuşamayan ya da berbat 1 aksanla konuşan bu kişi, bir takma adın ardına sığınarak, yıllardır ortalığı bayağı bir terörize etmeye muvaffak oluyor. Nedir internetteki Bu Sanal Terörist'in ismi peki? Holdwater! Evet, Holdwater! Kâse? Kap? Kova? Sututan? Sukaçırmayan?
Türkçesi zayıf (ya da sıfır) olduğundan yukarıdaki Türkçe adları önermeden edemedim kendisine. Muhakkak bu tuhaf mı saçma 'Holdwater'ın arkasına sığınmasında 'takma' ad olarak, bir sürü psikanalitik/psikolojik/psişik neden vardır. Kendisinin dahi farkında olmadığı.
(En çok da kendisinin farkında olmadığı.)
Hakiki bir ismi/cismi/işi olan Taner Akçam'ın diyelim, yayımlanan kitabı üstüne bir konuşma yapmaya gittiği Montreal'de 'terörist' olduğu gerekçesiyle sorgulanıp 4 saat gözaltında tutulmasını temin ediyor/ettirebiliyor 'Holdwater'.
Yani hakiki isimleriyle varolmayı tercih eden biliminsanlarının huzurlarının kaçması/gözaltına alınmaları/tehditler almaları/hedef tahtası haline getirilmeleri konusunda, hiç mi hiç 'hassas' değil. Yalnızca kendine hassas. Ve aşırı korkak. Müthiş 'tedbirli'.
Yurdunu bir kez dahi görmemiş 'Holdwater' Murad Gumen, "77'de evi bombalanan ve Türkiye'ye kaçmak zorunda kalan Prof. Stanford Shaw'un başına gelenlerden beri," çok çok çok korkuyor.
Herhalde ennn çok 'haklı davasını savunmak' için her türlü herzeyi yemekte hiçbir beis görmediği 'yurduna' kaçmak zorunda kalmaktan korkuyor Murad Gumen. Düşünsenize, 30 yıl önce cereyan etmiş, aslını feslini merak ettiğim Bu Stanford Shaw Hikâyesi'ni kendine 'örnek' ediniyor.
Ediniyor ki; diyelim Minnesota Üniversitesi'nde tarih okutan Taner Akçam, yani ismi/cismi/işyeri/ve her şeyi ortada olan birine muhtelif kötülükler yapabilsin, ihbarlar yaratıklandırıp iftira ve karalama kampanyaları yürütebilsin. Ama kendisinin 'huzuruna', 'işine gücüne' zarar gelmesin.
Milliyetçi Empati Büyük Gazetesi de 1 ay önce Akçam'ın Agos'ta çıkan yazısından yola çıkarak bu Türk Davası İhbarcısı'nı manşetten savunabilsin. Daha mühimi: aynen Hrant Dink'e Agos'ta çıkan Sabiha Gökçen yazılarının akabinde yaptıkları üzre, Milliyetçi (Bizim) Çocuklar nezdinde (ve pek tabii ki onların Esrarengiz Ağbileri) yeni bir HEDEF yaratıklandırabilsin. Aferin Hürriyet'e! Ve onun cin olmadan mütemadiyen insan çarpan Genel Ağbisine!
Türkiye'yi ('davası' için sinsice bunca uğraştığı 'yurdunu' yani) 1 kez bile görmemiş olan çizgi filmci Murad Gumen'in (muhtemelen psikolojik) bu 'meseleye' saplanması ise şöyle oluyor:
"KOLEJDE bir gün Ermeni gençler duvara propaganda afişi asmıştı. Türk bayrağının yıldızını Nazilerin gamalı haçına benzetmişlerdi ve o haçtan Ermeni kanı damlıyordu. Evde anneme 'Türkler suçsuz Ermenileri katletmiş, doğru mu?' diye sordum. Annem 'Sakın bunu tartışma, seni okuldan BİLE atarlar' dedi. Annemin gözlerine sinen O KORKUYU hep hatırladım."
Yukarıdaki 'hikâye' dikkatinizi çekerim; çocuk 4-5 yaşlarındayken değil, 'kolejdeyken' geçiyor. Yani annesine koşarak Ermeni Soykırımı İddiaları'nın aslını feslini 'sorgulayan' ve annesinin gözlerindeki O KORKUYU bir daha unutamayan Murad Gumen, reşit yaşta iken.
Çocuk (kolejdeki) Ermeniler'in 'boş' iddialarına kanıp bu zırva (bebeksi) soruyu sorduğuna göre, anne neden bu denli korkuyor? İşte evladın 'oyuna getirilmiş'/kafalanmış/bırak dağınık kalsın; zira, anne bunu tartışmaktan (zaten) çocuğu men ediyor. BU dehşetengiz korku (muhtemelen Los Angeles'ta yaşanan) niye? Annenin sorunu nedir?
Bir de 'Okuldan BİLE atarlar'a dikkatinizi çekerim. Daha ilersi Walt Disney Stüdyoları'nda Mickey Mouse filan çizmekte olan (Murad Gumen'in) babasının Amerika'dan BİLE atılmasıdır, herhalde. O KORKU, bu korku.
Anlaşılan, Ermeni Tezi'ne bunca sahip çıkan (bu ailenin mantığı ile gidersek) bunu sorgulama 'cüretini' gösterecek 1 kolej öğrencisini okuldan BİLE atacak Faşist Amerika'da kalmak (hatta yapışmak) için BU ailedeki BU ısrar niye? Neden BU denli Türkiye'den korkuyorlar?
İnandığı Milli Davası uğruna zamanının hatırı sayılır kısmını internet başında onu/bunu 'tuzağa düşürmek' için harcayan 'Holdwater' (Kâse) neden 1 kez bile yurdunu görmüyor? Görmek istemiyor? Prof. Shaw gibi, oraya kaçmak zorunda kalmaktan KORKUYOR?
Dönme Psikolojisi? Amerika'da birden Ennn Ermeni Düşmanı kesilme hali? Kimlik Krizi? Dava Fiksasyonu? Üstelik de gizli-kapaklı kalarak? Muhtemelen Ermenilerle(+Yahudilerle) 'İ$$' yaparak. O bağlantıları ('huzurunu') kaybetmekten korkup, el âlemin huzuruna 5 kuruşluk kıymet vermeyerek. Başkalarının kariyerine+hayatına kast ederek.
Ve tabii Hürriyet'in (aynen Hrant Dink'te olduğu gibi)
bir ay kadar sonra Agos'taki Taner Akçam yazısını 'keşfedip' Yeni 1 Hedef yaratıklandırma çabası.
Ve saireleme hakikaten.
Hudson Enstitüsü anlaşılan, hakikatlerle alakalı değil. Zeyno Baran gibi askeri muhayyilelerle vakit kaybetmek yerine, 1 Hürriyet raportörü tutsunlar kendilerine. Senaryoları ORDAN okusunlar derinlemesine.

22 Haziran 2007 Cuma

Niye Olmasin...

Türkiye'de Tanrı var mı?

H. Gökhan Özgün

22/06/2007

Dostoyevski'nin 'Tanrı sorunsalı' enteresan bir sorunsaldır. Basitliği yüzünden enteresandır. 'Tanrı yoksa her şey ama her şey mübahtır.'
Aslında Dostoyevski, ahlakı ve Tanrı'yı bir ve aynı şey olarak görür, ortaya attığı sorunsalın basitliği bundandır. Tanrı yoksa ahlak da yoktur. En azından ahlaka gerek yoktur.
Ama Dostoyevski'nin kafa kurcalayan, bazen de insanı baştan çıkaran meselesi burada bitmez. Çünkü, daha da enteresan olan bu önermenin tersidir. Ahlâk yoksa, Tanrı da yoktur.
İşte bu noktada Dostoyevski'nin basitliği insan denen garibanın taşımakta güçlük çekeceği bir karmaşaya kavuşur. 'Küçük bir çocuğa işkence edilen bir dünyada Tanrı yoktur' diye isyan eden Dostoyevski, zaman zaman da 'Tanrı'nın olduğu bir dünyada küçük bir çocuğa işkence edilmemeli' diye düşünür. Yani 'insanlık hali'ne şahit olmanın getirdiği şüpheyle, inancın mahsulü şevk arasında bocalar durur.
Dostoyevski'nin teolojisi bir anlamda 'ateist' bir teolojidir. Kutsal kitaplar üzerinden ilerlemez. Dostoyevski'nin dünyasında 'Niye?' diye soran kişi inançlıdır, ahlaki bir meselesi vardır. 'Niye olmasın?' diye soran kişi inançsızdır ve onun için her şey mübahtır. Dostoyevski'yi büyük yapan da belki budur. İnançlı bir Hıristiyan olmasına rağmen, Tanrı'yı kendi inancı, kendi kitabı üzerinden değil, evrensel kavramlar üzerinden tartışmış olmasıdır.
Batı, Tanrı üzerinden yüzyıllarca ahlakı tartışmıştır, Uzakdoğu ahlakı, 'her şey üzerinden' binlerce yıl tartışmıştır. Biz ise medeniyetlerin daha ziyade çarpışarak büyük bir kaza yaptığı ortamda ahlakı yalnızca bir lise dersi olarak biliriz ve gökten yurdumuzun üzerine düşmesini bekleriz. Ne yazık ki kitaplar gökten iniyor ama ahlak gökten inmiyor. Ahlak beşeridir ve üzerinde durulmazsa şaşabilir.
Bugün memleketimize baktığınızda kaç kişi bulabilirsiniz, hangi kesimden olursa olsun, 'Niye?' sorusunu soran. Memleketimizde gittikçe 'Niye olmasın?' sorusu büyük bir hırsla 'Niye?' sorusunun yerini almaktadır.
Irak'a girelim mi?
Burada 'Niye' sorusuna cevap vermek deveye hendek atlatmaya benzer.
Ama Türkiye 'Niye olmasın'ı sever.
Amerika girmiş, PKK orada, ordumuz büyük, halkımız huzursuz, 'E, Niye olmasın?' Valla meseleyi böyle koyarsanız, girelim o zaman.
'Niye olmasın'cılar cesurdur, 'Niye'ciler korkak. 'Niye olmasın'cılar süratlidir, 'Niye'ciler hantal. 'Niye olmasın'cılar kahramandır, 'Niye'ciler teslimiyetçi ve vatan haini. 'Niye olmasın'cılar külyutmazdır, 'Niye'ciler şaşkın ve saf. 'Niye olmasın'cılar gerçekçidir, 'reel'dir, 'Niye'cilerin aklı bir karış havada. 'Niye olmasın'cılar mütevazı ve halkçıdır, 'Niye'ciler mağrur ve entel.
Halbuki ahlakı tartışmayı başarabilmiş toplumlarda bunun cevabı basittir. 'Niye'cilerin bir 'ahlak meselesi' vardır. 'Niye olmasın'cıların, şu veya bu nedenle yoktur. O kadar.
İşin en garibi, 'Niye'cilere Türkiye'de bugünlerde 'liberal' deniyor. 'Niye olmasın'cılara ise canı ne isterse, milliyetçi, bağımsızlık yanlısı, Cumhuriyetçi, demokrat, hatta liberal, duruma göre, ne gerekirse.
Demokrasilerde asker vesayeti olmaz dersin. Binbir renkte 'Niye olmasın?' cevabı alırsın. Birey ölçeğinde de durum aynıdır. 'Devrimci' bir yönetmen 'değme faşist' bir film yönetir. 'Niye?' diye sorarsın. Cevap basittir. 'Niye olmasın?'
Bu 'Niye olmasın' meşrebi o raddeye varmıştır ki, artık memleketimizde bunu temsil eden bir siyasi parti bile vardır. Adını da hızlı hareket etme kabiliyetinden almış olsa gerek, o parti, evet bildiniz, 'Genç Parti'dir.
Türkiye'nin zaafının kendi zaaflarıyla örtüştüğünü keşfeden Cem Uzan, Türkiye'nin partisini, 'Niye olmasın' partisini kurmuş ve bir çırpıda son sürat büyütmüştür. Bu muammaya kısa bir süre şaşıran Türkiye, sonra cevabını hemen bulmuş ve rahatlamıştır: 'Niye olmasın?'
Genç Parti programı küçük küçük ilan edilebilir kıvamdadır. Çünkü Türkiye'nin bütün 'Niye olmasın'larını eksiksiz sıralamaktadır. Yarın Meclis'e girerse ve bu partiyle birileri koalisyona giderse, işte o koalisyonun adı da 'Niye olmasın' koalisyonu olacaktır.
Evet, Türkiye 'Olmazlar' demokrasisinden, 'Niye olmasın' demokrasisine geçmeyi başarmıştır. Belki bir gün, öyle kendiliğinden 'Niye' demokrasisine de geçiverecektir.
Di mi? Niye olmasın?
Not: Bu arada Oyakbank, 'PKK yardakçısı' Hollandalılara satılmış. Niye olmasın?
Hollandalılar niye PKK yardakçısı? Niye olmasın?
Ordunun bankası niye var? Niye olmasın?

18 Haziran 2007 Pazartesi

Tinariwen "Amasskoul" | Özel Konuk Carlos Santana



Tinariwen "Amasskoul" | Özel Konuk Carlos Santana

Montreux Jazz Festivali

24 Mayıs 2007 Perşembe

Ilk bittorrent mahkûmu

İlk bittorrent mahkûmu

İlk bittorrent mahkûmu

Bittorrent ağı üstünde bir filmi kopyalanmaya açtığı için yargılanan ilk kişi olma unvanına sahip Chan Nai-ming, ülkesi Hong Kong'da davayı kaybederek üç ay hapse mahkûm oldu. Big Crook ismini kullanan 38 yaşındaki Nai-ming, 2005 yılından bu yana süren mahkemenin sonucunda mahkemeye çıkmasına sebep olan Daredevil, Miss Congeniality ve Red Planet adlı üç Amerikan filmini sadece sisteme yüklediğini, dağıtmadığını iddia ediyordu.

Biber gazi ile emniyette miyiz?

Biber gazı ile emniyette miyiz?

Biber gazı ile emniyette miyiz?
Polisin 1 Mayıs saldırısında, göstericiler de İstanbullular da büyük zarar gördü.
Biber gazı, güvenlik güçlerinin neden olduğu ve sayısı giderek artan yaralanmaları, ölümleri engellemek amacıyla kullanılmaya başlandı. Ancak bunun doğru olmadığını, en son 1 Mayıs 2007'de İstanbul'da gördük. Bir kişi hayatını yitirdi, onlarca kişi biber gazının kötü etkilerine maruz kaldı

AYÇA ERSEN (E-mektup)

Bugün tüm dünyada güvenlik güçleri tarafından özellikle gösteri ve eylemlerin kontrolü için kullanılan ve "biber gazı" olarak bilinen çeşitli kimyasal maddelerin 1 Mayıs'ta İstanbul'da insanların üzerine boca edildiğini gördük. Peki bu kimyasalları tanıyor muyuz?
İlk bakışta "biber gazı" ifadesi bu gazın doğal ve güvenli bir madde olduğu izlenimi veriyor, ancak bu kimyasal maddelerin etkileri incelendiğinde göründükleri kadar masum olmadıkları anlaşılıyor.
İlk olarak 1871 yılında üretilen bu göz yaşartıcı maddelerin, sprey ve bomba halinde yaygın olarak kullanılmaya başlanması 1990'lı yıllarda gerçekleşmiş olmakla birlikte, rafine edilmemiş formuyla biber, doğal bir kimyasal silah olarak yüzlerce yıldır kullanılıyor. Örneğin yüzlerce yıl önce Çinlilerin toz biberi bir karışım haline getirerek düşmanların gözüne sıktıkları, Japonların ve Hintlilerin toz biberi savunma ve saldırı amaçlı kullandıkları belirtiliyor. (1, 2) Tarihte bu kimyasalların kullanım biçimleri konusundaki gelişmelerin savaş dönemlerinde hız kazandığını görüyoruz. Özellikle Vietnam Savaşı sırasında Kuzey Amerika'da spreylerden patlayan bombalara kadar bu kimyasalların pek çok farklı tipi üretildi. 1969'da içlerinde ABD'nin de bulunduğu 80 ülkenin Cenova Sözleşmesi'yle, göz yaşartıcı gazları savaşta kullanımı yasak maddeler arasında kabul etmesine rağmen ABD, dünyadaki en büyük üreticilerden biri olmaya devam etti. Bugün için sadece Kuzey Amerika'da tüm dünyadaki üretimin yüzde 41'ini gerçekleştiren 108 üretici firma bulunyor. (2)

'Toplumun güvenliği' için!
Bugün pek çok ülkede bu kimyasallar, güvenlik güçleri tarafından "toplumun güvenliğini sağlamak" gibi "meşru" olduğu iddia edilen gerekçelerle, yine geniş toplum kesimleri üzerinde kullanılmasına rağmen sağlık üzerine etkileri kesin olarak bilinmiyor. Bu kimyasalların sağlığa etkileri üzerine yapılan çok az sayıda araştırmanın sonuçları ise ürkütücü görünüyor:
1. Bu maddelerin akut etkileri arasında gözlerde ağrı, yanma hissi, aşırı göz yaşarması, gözkapaklarının kapanması, görme problemleri, deride kızarıklık, dermatit, egzema, baş ağrısı, baş dönmesi, kusma, pulmoner ödem, akut solunum yetmezliği, hipotansiyon, göğüs ağrısı sayılıyor. (2, 3)
2. Eğer maruz kalan kişilerin astım, kronik akciğer hastalığı, hipertansiyon veya kardiyovasküler hastalığı varsa bu semptomlar çok daha belirgin görülüyor, hatta ölüme neden oluyor. Askeri medikal araştırmalarda şimdiye kadar saptanmamış anevrizması bulunan 30'lu yaşlardaki insanların özellikle risk altında olduğu belirtiliyor. (2, 3)
3. Bu maddelerin, uzun dönemde kansere ve doğum defektlerine yol açabilecek kromozomal bozukluklara neden olabileceği iddia edilmekle birlikte, bu etkilere dair yeterli kanıt bulunmuyor. Yeterli kanıt bulunmaması hem araştırmaların yetersizliğinden hem de varolan az sayıdaki yayının askeri tıbbi araştırmalar kapsamında yapılması nedeniyle gizli kalmasından kaynaklanıyor. (2, 3)

Kimyasal silah mı?
Yukarıda belirttiğimiz gibi pek çok farklı kimyasal bileşen piyasaya sürülmüş olmakla birlikte aslında bu maddelerin sağlık üzerine zararlı etkileri arasında önemli farklılıklar bulunmuyor. Bu maddelerin gaz ya da aerosol olarak kullanımını sağlayan çözücülerin karaciğer ve böbrek hasarına, akciğer tümörlerine, hücre mutasyonlarına, doğum defektlerine neden olduğunu iddia eden çok sayıda araştırma bulunuyor. Bu kimyasalların tek tek belirtilen etkilerine ek olarak karışım halinde kullanıldığında birleşik etkisi bilinmemekle birlikte çok daha toksik etkiye sahip olabilecekleri düşünülüyor. (2, 4)
Bütün bu çalışma ve araştırmalara dayanarak, saygın bir tıp dergisi olan Lancet 1998'de, bu maddelerin etkileri anlaşılıncaya kadar kullanımının ertelenmesini önerdi. (5)

En popüler: OC
OC (Oleoresin Capsaicin), California'da Ekim 1992'de kullanımı yasal hale gelmiş ve bugün en yaygın kullanılan göz yaşartıcı kimyasal. Daha sonraki yıllarda, OC'nin güvenlik güçleri tarafından kullanılmasına önayak olmuş FBI ajanı Thomas Ward'ın, OC üreticilerinden tüm ABD'de kullanımını garanti etmesi karşılığında 57 bin dolar aldığı ortaya çıktı. (1)
31 Mayıs 1994 itibarıyla bir yıllık süre içinde ABD'de biber gazı polis tarafından 16 bin kez, yani günde ortalama 24 kez kullanıldı. ABD'deki bir sivil toplum örgütü olan American Civil Liberties Union'ın (ACLU) yaptığı bir araştırmada, Ocak 1993-Haziran 1995 arasında biber gazı sıkılan kişiler arasında 26 ölüm tespit edildi. Toplam ölümlere bakıldığı zaman sonuçlar, polisin biber gazını her 600 kullanışında bir kişinin çeşitli nedenlerle öldüğünü gösteriyor. Ölen kişilerin yüzde 61'inde altta yatan kalp ve solunum yolu hastalığı, iki kişide astım olduğu anlaşıldı. Bu sonuçlar altta yatan hastalıkların gazın etkisini artırdığına dair önemli kanıtlar sunuyor. Raporda belirtilen diğer önemli bir nokta ise, polis olay yerine ulaştığında, kurbanların hiçbirinin şiddet içeren bir suç işlemediği yönünde. (3)

Güvenlik mi? Sindirme mi?
Yaygın olarak görülen akut etkileri, gazın kullanım amacının hedef kişide endişe ve korku yaratarak etkisiz hale getirmek olduğunu düşündürüyor. ABD'de OC kullanılan eylemlerin niteliğine bakıldığında, çoğunun şiddet içeriği olmayan protesto gösterileri olduğu görülüyor. Ocak 95'te biber gazı ürünlerinin California'daki en büyük üreticisi olan Amerika Savunma Teknolojileri Birliği sadece OC'nin uzak mesafeden, bir kez kullanılabileceği ve bir saniyeden fazla kullanılmaması gerektiği konusunda güvenlik güçlerini uyardı, bundan fazlasının eklenen sağlık riskleri ortaya çıkaracak bir aşırı maruziyet olacağını belirtti. (2) Ne var ki OC'nin protesto gösterilerinde üreticilerin önerdiği biçimiyle kullanılması mümkün olmuyor. Polisin, kimin bu gaza ne miktarda maruz kaldığını gözlemlemesi ve risk altındaki kişileri öngörmesi neredeyse imkansız. 1 Mayıs'ta İstanbul'da gözlendiği gibi, daha önce dünyadaki başka örneklerde de bu gazların kullanımı sonucu oluşan gaz bulutu, hem protestocuları hem de çevredeki insanları etkiledi. Biber gazına maruz kalan kişilerin bakımında ise devlet sorumluluk almıyor.
"Biber gazı" üretimi ve kullanımının denetimindeki boşluklar da dikkat çekicidir. ABD Sağlık Dairesi (FDA), sadece gıda ve ilaç denetiminden sorumlu olduğunu bildirerek biber gazının her iki kategoriye de girmediğini ve bu nedenle alanlarına dahil olmadığını belirterek denetiminde sorumluluk üstlenmedi. (3)
Yüzyıllar önce Çinliler tarafından kullanıldığını belirttiğimiz yöntem, bugün teknolojinin gelişmesiyle birlikte yapanın tespit edilemediği bir cezalandırma yöntemi haline geldi. Türkiye'de ve dünyada polisin araçlara bindirilmiş, zaten kontrol altında olan insanların üzerine göz yaşartıcı sprey sıktığı pek çok görüntü izledik. Bu konuda başka ilginç örnekler de var. Göz yaşartıcılar 1995 yılında Wash'taki Green Hill Okulu'nda okul idaresi tarafından öğrencileri cezalandırma yöntemi olarak kullanıldı. Pediatri uzmanı Dr. Cohen tarafından açılan davada bu kimyasalların çocuklar üzerinde yaratabileceği sağlık riskleri, mahkemenin bu uygulamayı yasaklama kararı almasına neden oldu. (3) Biber gazının kontrol değil, cezalandırma amaçlı kullanıldığına dair bir başka örnek ise yine Türkiye'den. Akşam gazetesinde 2006'da yayınlanan bir habere göre, İzmir'de engelliler arasında oynan bir basketbol karşılaşmasında meydana gelen olaylarda polis, tekerlekli iskemlede oturan sporculara biber gazı sıktı.

Neden öldürüyor?
OC, güvenlik güçlerinin neden olduğu ve sayısı giderek artan yaralanmaları, ölümleri engellemek amacıyla kullanılmaya başlandı. Eğer ölümleri engelleyeceği düşünüldüyse "biber gazı" neden öldürüyor? 1995 raporundan bu yana aydınlatılmamış pek çok vaka var. Bu vakalara bir yenisi de 1 Mayıs 2007'de Türkiye'den eklendi. Daha önce by-pass ameliyatı geçirmiş olan 75 yaşındaki İbrahim Sevindik, biber gazına maruz kaldıktan sonra geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybetti. Görünen o ki, biber gazının güvenlik güçleri tarafından kullanılması ile "öldürücü" araçlara bir alternatif bulunmuş değil, mevcut silahlara bir yenisi daha eklendi. 1 Mayıs olaylarında da, emniyet güçleri biber gazını yakın mesafeden sinek ilacı gibi sıktıktan sonra eylemcileri copladı ve hatta göz yaşartıcı spreylerin şişeleri ile eylemcilere vurdu.

Biber gazı yasaklanmalı!
Bu yazıda biber gazına maruz kalındığında ne tür müdahaleler yapılması gerektiğinden bahsedilmiyor. Çünkü literatüre bakıldığında etkileri tam olarak bilinmeyen, maruz kalan kişilerde ciddi sağlık sorunları ve hatta ölümler bildirilmiş olan bu silahların kullanılmasının kesin olarak yasaklanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu gazların sorumsuzca kullanımı insanlık için büyük bir tehdittir ve kullanımına karşı etkin tavır alınması gerekiyor.

AYÇA ERSEN: Üniversite Konseyleri Derneği Sağlık Çalışma Grubu


Kaynaklar:
1. Phillips K, Godfrey J. A dangerous weapon in dangerous hands: Will Oleoresin Capsaicin spray reduce fatal shootings by police? Alternative Law Journal. 10.05.2007 tarihinde http://search2.austlii.edu.au/au/journals/AltLJ/1999/13.html adresinden alındı.
2. Gautam MP, Ghimire U. Tear gases and Health. Journal of Nepal Medical Association. 2004; 43:164-170.
3. American Civil Liberties Union of Southern California (ACLU), Pepper Spray Update: More Fatalities, More Questions, June 1995.
4. Howard H, Jonathan F, Epstein P, and et all. Tear Gas-Harassing Agent or Toxic Chemical Weapon?. The Journal of the American Medical Association. 1989; 262.
5. "Safety" of chemical batons. Lancet 1998; 352:159.

USB stick'de son nokta

Cok ama cok hosuma giden bir usb stick... siz dosyalarinizi icine kopyaladikca, kendisi sismanliyor ve boylelikle usb stick'inizin doldugunu anlayabiliyorsunuz... yaraticilik ne diyelim... detayli bilgi icin tiklayalim

The Processing - Sanatta 7. Boyut

The Processing MIT tarafindan gelistirilen bir dijital sanat gelistirme arayuzu... bu api sayesinde her derde deva olabilen java dili ile gayet guzel sanatsal calismalara yapilabiliyor/yapmislar..... izleyelim =)

E-Kolay ciddiye mi aldi nedir..

ABD'den sok aciklama! Dunya, ABD Baskan Yardimcisi Dick Cheneyin az once yaptigi sok edici aciklama ile calkalaniyor. Cheney, ABD Genelkurmay Baskani Peter Pace ile birlikte Beyaz Sarayda duzenledigi basin toplantisinda 'uzaylilarla ilk temasin kuruldugunu' bildirdi. devami =) 1 Nisan

 

iPorn (18+)

Apple'a nazire mi desek ne desek....  http://www.dailymotion.com/tag/iPod/video/70805

 

Web 2.0 Odulleri

Toplam 38 kategoride 300'un uzerinde web sitesi ile buyrun Web 2.0 odulleri ve de toreni =) ps. ilgililere, ozellikle ruby on rails uygulamalari olmasi bunlar icinde sevindirici...

 

Herkesin hayalidir boyle bir odaya sahip olmak

Ne diyelim, arkadas gayet guzel, yerinde bir sistem kurmus, full donanim apple, 12 system bir dunya harikasi =)  bunu da bizlere gosteriyor.... buradan bakalim nazar etme ne olur calis seninde olur =)

CSS ile Tablo

Css ile yaratilmis tablo ornekleri galerisi diyebilecegimiz hos bir site.. rahatlikla download edilebilen bu sitedeki css orneklerini ayni zamanda css'lerin isimlerine tiklayarak preview seklinde izleyebilirsiniz.. http://icant.co.uk/csstablegallery/index.php